10:46 am Ekonomi, Muhammet Ali Yunus

Vahşi Kapitalizm ve Yaratıcı Yıkım Kıskacında Kent Lokantaları ve Su

Havalar ısınmaya başladı. Sokakta yürümek artık daha pahalı olacak. Sıcak susatıyor. Bazen bir iki şişe su içmek yeterli olmuyor. Ama su artık ne bedava ne de ucuz. Yarım litre suya sokak büfelerinde, muhitine göre, 5 lira ile 20 lira arasında değişen fiyatlar ödemek durumundayız.

Mekânları hiç hatırlamayalım. Eskiden lokantalarda  her masada su sürahileri olurdu. Herkes ücretsiz bir şekilde suyunu içerdi. Yani suyun satılabileceği kimsenin aklına gelmezdi. Ancak bugün su her yerde satılıyor. Öyle ki geçen gittiğim bir markette ortalama bir markanın 5 litre suyu 36 liraya satılırken 1 litre indirimde olan bir süt 23 liraydı. 

Bunun piyasa içinde elbette bir açıklaması vardır. Ancak 1 litre su üretmek için ortalama bin litre su tüketimine gerek vardır. Hatta yeni yapılan bazı araştırmalara göre 11.000 litre su gerekmektedir. Tabii ki bu rakamlar süt üretimi için gerekli olan su ayak izi hesaplamasına göre yapılmıştır. Ancak yine de Türkiye’nin sütü sudan daha ucuza üretmeyi ve satmayı başardığı, ironik olarak, söylenebilir.  

Birçokları bunu üretim-tüketim zinciri içerisinde artan maliyetlerle açıklamaya çalışabilir. Ancak buradaki mesele suyun fiyatından bağımsız olarak düşünülmelidir. Mesele artık su satarak sermaye birikimi yapmaya çalışmaktır. Yani suyun bir rant objesine dönüşmesidir. Suyun kâr odaklı bir objeye dönüşmesi Türkiye’de vahşi kapitalizmin sinyallerini vermektedir. 

Bugün bütün temel ihtiyaçlar bir rant objesi haline getirilmektedir. Bu, aslında ekonominin inovatif olmaktan çıktığını ya da sermayenin yeni üretim araçları ile yeni ekonomik alanlar yaratmayı tercih etmediğini göstermektedir. Aslında bu dönüşümün adı neoliberalizmdir. Sermaye uzun zaman önce yeni üretim metotları bulmak yerine devletin üstlendiği sektörleri ele geçirmeye başladı. Eğitim, sağlık, ulaşım, güvenlik gibi temel sektörlerde faaliyet göstermek risksiz bir kâr getirisi olarak görülmekteydi. Çünkü her insanın hayatını devam ettirmek için bunlara ihtiyacı vardır. Diğer yandan, kentlerin üretim merkezleri olmaktan çıkıp tüketim üslerine dönüşmesi ile beraber kent arazisinin bir rant merkezine dönüştüğü söylenebilir. Dolayısıyla kent arazisi içinde köşebaşlarını tutanlar yalnızca mekân üzerinden sürdürülebilir bir rant kaynağına sahip olur hale geldi. Artık tek dinamik sektör ise finansal piyasalar haline gelmiştir. Bir spekülasyon endüstrisi üzerinden rant paylaşımının dönmesi söz konusudur. 

Bu süreçler aslında sermayenin hantal hale gelmesi sürecidir. Yani kolay para kazanmak. Eğer siz bir köşebaşını tutuyorsanız yeni bir şey üretmenize gerek yok. Dilediğinizce su satıp para kazanabilirsiniz. Bunun için kimse size bir şey diyemez. Ancak bugün büyük sermayedarlar da su satar hale geldi. Başka bir ifadeyle, büyük sermayenin de kolay para kazanma peşinde olduğu öne sürülebilir. Bu ekonomideki güvensizlik ile de açıklanabilir. Ancak Türk sermayesi tarihten beri ticarete dayalı gelişmiştir. Bugün ülkeni en büyüklerine baktığınızda inovatif sektörlerden çok, garanti kâr elde edilecek köşebaşlarında olduklarını görebilirsiniz. 

Sermayenin hantallaşma süreci ise yaratıcı yıkım kavramı ile ele alındığında daha provokatif düşünceler meydana geliyor. “Yaratıcı yıkım” terimi, ekonomik teoride, özellikle kapitalist ekonomilerin dinamiklerini açıklamak için kullanılan bir kavramdır. Joseph Schumpeter tarafından popüler hale getirilen yaratıcı yıkım kavramı; yeni teknolojilerin, yeniliklerin ve işletme modellerinin ortaya çıkmasının, eski teknolojilerin, iş modellerinin ve şirketlerin yerini alarak ekonomide köklü değişiklikler yaratma sürecini tanımlar. Aslında bu kavram liberal iktisat düşüncesi ile uyumludur. 

Liberal iktisat düşüncesi, piyasa mekanizmasının kaynakları etkin bir şekilde tahsis ettiğini ve bireylerin kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederken toplumsal refaha katkıda bulunduğunu öne sürer. Bu, kapitalizmin  temel çalışma prensiplerinden biridir. Ancak bugün gelinen noktada kapitalizmin liberal iktisadi ve siyasi teori ile pek uyuşmadığı ortadadır. Çünkü geleneksel sermaye rekabetçi olmaktan uzaklaşmış, neoliberalizmle de siyasi olarak kendisini korumalı bir alana çekmiştir. Piyasa ekonomisinin kendisini var edebilmesinin en önemli koşulları rekabet ve inovasyondur. Tabii ki bu koşullar olmadan da piyasa ekonomisi kendisini şiddet ve baskıyla da var edebilir. 

Türkiye’nin rekabet ve inovasyon performansına baktığımızda ise şu sonuçlar görülmektedir: Uluslararası düşünce kuruluşu SolAbility Sustainable Intelligence’ın, 190 nicel göstergeye dayalı olarak ülke performanslarını değerlendirdiği Küresel Sürdürülebilir Rekabet Edebilirlik Endeksi (GSCI) sıralamasında Türkiye, 63. sırada yer almaktadır. Diğer yandan Dünya Fikrî Haklar Örgütü (World Intellectual Property Organization) tarafından her yıl yayımlanan küresel inovasyon endeksi 2023 sonuçlarına göre Türkiye 39. sıradadır.

Türkiye’nin ekonomik büyüklüğüne göre rekabet ve inovasyon endeksinde oldukça geride olduğu görülmektedir. Zaten geleneksel sermayenin rekabet ve inovasyondan kaçınma eğiliminde olduğu söylenebilir. Sermaye kendini ilkel kâr elde etme metotları ile var etmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin vahşi kapitalizmi deneyimlediği söylenebilir. Bugün piyasa gelir eşitsizliği, kötü çalışma koşulları, çevresel tahribat, kâr odaklılık, monopoller ve finansal spekülasyonla varoluyor. 

Türkiye’nin rekabetçi ve inovatif bir ekonomiye sahip olabilmesi için başta su ve benzeri ürünleri bir rant objesi olmaktan çıkarabilmesi gerekmektedir. Bu, sistem karşıtlığı değildir. Muhtemelen liberaller her şeyin piyasanın bir objesi olabileceğini söyler. Peki, büyük liberal anlatı, yirmi birinci yüzyılda su satarak kendisinin sosyalizmden daha iyi bir sistem olduğunu öne sürebilir mi? Mesela herkesin bir ev sahibi olması, gücü olanın ikinci veya üçüncü ev olmasına engel olabilir mi? Bu sorunun cevabı evettir. Çünkü neoliberalizm en temel ihtiyaçlarımızı sorunsallaştırarak kendini var etmektedir. Barınma ve gıdaya erişim sorununun bu kadar gündemde olmasının da sebebi budur.  

Oysa yirmi birinci yüzyılda iktisadi liberalizmin bütün bu meselelerini sorunsal olmaktan çıkarıp farklı şeyler üzerinden  rekabet edebiliyor olmalıydık. Ancak Marx’ın şu tespiti oldukça önemlidir: Sermaye bir baskı ve rekabet olmadığı sürece olabildiğince eski üretim güçlerini kullanmaya devam eder. Çünkü sermaye muhafazakârdır ve bilinmeyene doğru yola çıkmak istemez. Bu sebeple su satmak yine ahlaki bir tutum olarak kalacaktır. Çünkü ahlaki ilkeleri veya normları da belirleyen sermaye güçleridir.

Oysa on dokuzuncu yüzyılda farklı üretim teknikleri kullanılmaya başlandıktan sonra burjuvalar köle çalıştırmayı hemen ahlak dışı bir tutum olarak etiketlemekten kaçınmazlar. Ancak bugün dünyaya on sekizinci yüzyıl teknolojisi geri gelse köle çalıştırmak yine ahlaki bir tutum haline gelebilir. Tabii bütün liberalleri aynı kefeye koymamak gerekir. John Stuart Mill ve Thomas Hill gibi liberaller daha on dokuzuncu yüzyılda özgür bir toplumun gelişebilmesi için eğitim gibi bazı sektörlerde eşit şartların sağlanması gerektiğini belirtmişlerdir.

Gelir adaletsizliğinin yaşandığı ve kapitalizmin feodalleştiği bir ortamda yaratıcı yıkıma her zamankinden daha çok ihtiyaç duyulduğu söylenebilir. Bu yaratıcı yıkımı devletin yapması beklenemez. Özellikle hareket serbestisinin gerektiği bir ortamda bürokrasinin ilerlemeyi yavaşlatabileceği söylenebilir. Ancak kamu bu kez kritik sektörlere yatırım yapmak yerine yeniden temel sektörlere yönelebilir. Böylece devlet, piyasayı yeni teknolojilere ve üretim biçimlerine yatırım yapmaya dolaylı olarak zorlayabilir. Yani kamu su satma işini piyasanın elinden alabilir. 

Bu noktada liberaller tarafından çokça eleştirilen kent lokantası örnek olarak gösterilebilir. Gerçi liberaller esnafın zarar ettiğini iddia ederek kent lokantalarını yanlış bir politika olarak yorumlamaktadır. Ama gıda sektöründeki tekellerin esnafı soktuğu zor durumu da unutuyorlar.  Aslında kent lokantaları, kamunun temel sektörlerin bir rant alanına dönüşmesini engellemek ve sermayeyi farklı alanlara yönlendirebilmek için iyi bir örnek olabilir. Hatta kamu, su satmayı da bir rant objesi olmaktan çıkarabilir. 

Çeşmeler tarihimizin önemli simgelerindendir. Bugün kamu bu çeşmeleri yeniden canlandırabilir. Bu, hem vatandaşın 10 lirasının cebinde kalması, hem daha az plastik atık, hem de sermayenin yeni alanlara yönelmesi anlamına gelmektedir.  

Sonuç olarak sermayenin garanti kazanç getiren sektörlere yönelmesinin, Türkiye’nin ekonomik olarak gerilemesine yol açacağı öne sürülebilir. Sermayenin de bundan uzun vadede olumsuz etkileneceği söylenebilir. Yani Türkiye’nin içinde bulunduğu bağlamda sosyal demokrat ilkeler liberaller tarafından da kanıksanmalıdır. Zaten tarihsel örnek olarak John Stuart Mill ve Thomas Hill Green’e bakıldığında bazı liberallerin dönemin şartlarına göre sosyal demokrat bir tutum aldığı görülmektedir. 


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

** Bu yazıya şu şekilde atıf verebilirsiniz:

Muhammet Ali Yunus, “Vahşi Kapitalizm ve Yaratıcı Yıkım Kıskacında Kent Lokantaları ve Su” https://www.fikirtepemedya.com/ekonomi/vahsi-kapitalizm-ve-yaratici-yikim-kiskacinda-kent-lokantalari-ve-su/ (Yayın Tarihi: 12 Haziran 2024).

***Bu yazıyı Word belgesi olarak indirebilirsiniz:

Visited 359 times, 1 visit(s) today

Close