9:40 am Dış Politika

Kozmopolitan Vatandaşlık Ütopyasının Sonu: Avrupa’da Aşırı Sağın Yükselişi

Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor: aşırı sağın hayaleti…

Karl Marx ve Friedrich Engels, 1848 yılında kaleme aldıkları Komünist Manifesto’nun girişinde Avrupa’da bir hayaletin dolaştığından ve bu hayaletin komünizm olduğundan bahsediyorlardı. Marx ve Engels’in Avrupa tarihine damga vurmasını bekledikleri komünizm hayaleti aradan neredeyse iki asır geçmesine rağmen Avrupa sathında bir türlü vücut bulmadı. Ancak bugün Avusturya’dan İspanya’ya, İtalya’dan İsveç’e kadar bir başka hayalet Avrupa’da dolaşıyor: aşırı sağ. Avrupa, son yıllarda Soğuk Savaş sonrası dönemin en ilginç siyasi kırılmalarını deneyimliyor. Bir dönem dip dalga olarak görülen aşırı sağ partilerin domino etkisiyle birer birer iktidara yürümesi, Avrupa siyasetinin geleceğine dair tartışmaların fitilini ateşlemiş vaziyette. Fransa, Almanya, Hollanda, İsveç, İtalya, İspanya, Belçika ve Avusturya gibi ülkelerde aşırı sağ partilerin toplumsal tabanlarını genişletmesi ve oylarını arttırması hatta bu ülkelerin bazılarında seçimlerden birincilikle çıkması Avrupa siyasetinin ağırlık merkezinin aşırı sağ partilere doğru kaydığına dair kanaatleri pekiştiriyor.

Avrupa’da aşırı sağın yükselişine bakıldığında Fransa’da Ulusal Birlik Partisi’nin Haziran 2022’de yapılan seçimlerde 89 milletvekili çıkartarak ana muhalefet partisi olması, İsveç’te neo-Nazi hareketinden doğan İsveç Demokratları Partisi’nin Eylül 2022  seçimlerinde ikinci olması, İtalya’da yine aynı ay içinde yapılan genel seçimlerde İtalya’nın Kardeşleri Partisi’nin birinci olması ve son olarak Hollanda’da Geert Wilders’ın Özgürlük Partisi’nin seçimi kazanması önemli kilometre taşları olarak göze çarpmaktadır. Yine İspanya’da Katalonya’nın ayrılıkçılığı nedeniyle Vox Partisi’nin yerel yönetimlerde artan etkinliği, Belçika’da Flaman Vlaams Belang Partisi’nin 2019’da yapılan seçimlerde yüzde 10’dan fazla oy alması, Almanya için Alternatif Partisi’nin oylarının yüzde 20’ye dayanması ve Avusturya Özgürlük Partisi’nin yüzde 20 bandında bir oy potansiyelinin bulunması Avrupa’da aşırı sağ için yeni bir dönemin kapılarının aralandığını gösteren diğer emarelerdir.

Aşırı sağ partilerin ilk kez iktidarın büyük ortağı olmalarının Avrupa siyasetinde önemli bir dönüm noktası olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu bağlamda, İtalya’da 25 Eylül 2022’de yapılan genel seçimlerde aşırı sağcı İtalya’nın Kardeşleri Partisi’nin yüzde 26,2’lik oyla sandıkta ipi göğüslemesinin hem Avrupa’da hem de dünyada büyük yankı uyandırdığı ifade edilebilir. Fdl lideri Giorgi Meloni, Benito Mussolini’den sonra İtalya’da iktidara gelen ilk aşırı sağcı ve ilk kadın başbakan unvanını kazanmıştır. Meloni, seçim sürecinde Hristiyanlığı ve aileyi merkeze alan muhafazakar değerleri ve yabancı karşıtlığını öne çıkaran bir kampanya yürütmüştür. Avrupa’da aşırı sağın yükselişine dair tartışmaların alevlenmesini sağlayan asıl gelişme ise Kasım 2023’te yapılan seçimlerde Türkiye ve İslam karşıtı söylemleriyle tanınan aşırı sağcı Wilders’in Özgürlük Partisi’nin seçimlerden birinci çıkması olmuştur.

Avrupa’da şovenist milliyetçiliğin bayraktarlığını yapan aşırı sağ partilerin yükselişinin altında yatan nedenlerin başında hiç şüphesiz Arap Baharı dalgasının Ortadoğu’da yol açtığı kaosun beslediği düzensiz göç hareketleri gelmektedir. Aşırı sağ gruplar, düzensiz göç hareketlerinin devletlerinin sırtına ekstra ekonomik yük yüklediğini ve artan nüfusun ülkelerindeki refahın ve güvenliğin altını oyduğunu ileri sürerek düzensiz göçü politik bir manivela olarak kullanmaktadır. Dünya sathında artan terör saldırılarının yol açtığı güvenlik krizi, pandemi ve Rusya-Ukrayna Savaşı’nın yol açtığı ekonomik darboğaz da Avrupa’da aşırı sağın yükselmesine zemin hazırlayan diğer faktörlerdir.

Aşırı sağın güçlenmesini sağlayan bir diğer husus kültürel çatışmadır. Göçmenlerin büyük oranda İslam ülkelerinden gelmesi ve zamanla teşkilatlanarak kendi ibadethanelerini açmaları kamusal alanda İslam’ın görünürlüğünü arttırmıştır. Bu durum, ulusal ve dinî değerlerinin aşındığını düşünen aşırı sağ partilerin popülist bir dil kullanarak toplumsal tabanlarını konsolide etmelerini sağlamıştır. Yine Avrupa nüfusunun giderek yaşlanması aşırı sağın yabancı düşmanlığını körükleyen bir diğer faktördür. Aşırı sağ partiler, Avrupa’nın sınırlarının tahkim edilmesini ve düzensiz göçten korunmasını başlıca hedeflerinden biri olarak benimsemişlerdir.  

Aşırı sağ partilerin yükselişinin Avrupa’nın bir iç meselesi olmanın ötesinde küresel düzeyde birtakım sonuçlar doğuracağı aşikardır. Zira bu partilerin yükselişi küresel bir aktör olan Avrupa Birliği’nin politikalarını şekillendirme ve bütünlüğünü etkileme potansiyeline sahiptir. Nitekim Hollanda’nın yeni başbakanı olması beklenen Wilders seçim sürecinde, tıpkı İngiltere’nin Avrupa Birliği üyeliğini sonlandıran Brexit gibi, ülkesini Avrupa Birliği’nden çıkartacak bir “Nexit” projesinden bahsetmiştir. Wilders ayrıca AB, İslam, Türkiye ve göçmen karşıtlığını merkeze alan bir seçim kampanyası yürütmüş, bu çerçevede seçmenlerine AB genişlemesine karşı çıkma, Hollanda’nın Avrupa Birliği’ne maddi katkılarını kısıtlama ve Hollanda resmî binalarından Avrupa Birliği bayraklarını kaldırma sözü vermiştir.

Benzer şekilde, Alman AfD de seçimleri kazanması halinde “Dexit” için çalışacağını ilan etmiştir. Bu noktada, aşırı sağın Avrupa’daki politik gücünü görmek için gözler Haziran 2024’te yapılması planlanan Avrupa Parlamentosu seçimlerine çevrilmiş durumdadır. AP seçimlerinde ortaya çıkacak tablo Avrupa’da aşırı sağın gücünü net bir şekilde gösterecektir.

Wilders benzeri aşırı sağcı liderlerin iktidara ortak olmalarının Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki siyasi ilişkileri olumsuz yönde etkilemesi kuvvetle muhtemeldir. İslam ve Türkiye karşıtlığından beslenen Wilders tarzı liderlerin Avrupa’da başat bir güç olarak ortaya çıkmalarının yol açacağı en net sonuç Türkiye’nin zaten zora giren Avrupa Birliği üyeliğinin tamamen imkansız hale gelmesidir. Milliyetçi, otoriter ve popülist bir yöntem benimseyerek politik etki alanını genişleten aşırı sağın Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne kabul etmesi asla mümkün değildir. Zira Wilders ve benzerleri için Türkiye Avrupa’nın varoluş kodlarını biçimlendiren tarihsel “öteki”yi temsil etmektedir. 

Sonuç olarak, Avrupa’da aşırı sağın yükselişi Soğuk Savaş’ın bitişinin ardından zaferi ilan edilen küreselleşmenin ve liberal demokrasinin karşı karşıya kaldığı en büyük meydan okumadır. Bu meydan okumanın en çok örseleyeceği ulusüstü kuruluş ise Avrupa Birliği’dir. Aşırı sağ, ulus devletin sınırlarını gevşetmeyi ve nihai olarak ortadan kaldırmayı hedefleyen Avrupa Birliği’nin aksine ulus devleti tahkim eden bir politikayı öncelemektedir. Bu durum, Aydınlanma çağının önde gelen filozoflarından biri olan Immanuel Kant’tan ilham alarak evrensel barışı tesis etmek ve ulus devletlerin sonunu getirecek bir kozmopolitan vatandaşlık ütopyasını hayata geçirmek üzere tasarlanan Avrupa Birliği’nin varoluşsal bir tehdit ile karşı karşıya olduğu anlamına gelmektedir. Dolayısıyla aşırı sağ, Avrupa Birliği’nin sonunu getirmesi muhtemel bir politik realite olarak okunabilir. Aşırı sağın Avrupa başta olmak üzere küresel çapta yol açacağı etkiler ve oluşturacağı yeni dengeler Türkiye tarafından yakından takip edilmelidir…


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 202 times, 1 visit(s) today

Close