5:53 pm Dış Politika

Hakikatle Yüzleşmek: “İslam Dünyası”, Ulusal Çıkar ve Filistin Meselesi

Hamas’ın 7 Ekim 2023 tarihinde gerçekleştirdiği Aksa Tufanı Operasyonu, İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik şiddetli saldırılarını yeniden tetikledi. İsrail, ağır hava bombardımana eşlik eden kara operasyonuna başladığını Ekim ayının sonunda duyurdu ve operasyonun başlamasının üzerinden henüz bir ay geçmeden Gazze Şeridi’ni fiilî olarak ikiye bölmeyi başardı. İsrail ordusu, kara ve hava operasyonunu Gazze Şeridi’nin kuzeyinde yoğunlaştırırken yüz binlerce Gazzeli sivil ağır koşullar altında güneye doğru göç etmek zorunda kaldı. BM verilerine göre, Kasım ayının ortasına gelindiğinde 11 binden fazla Gazzeli İsrail saldırıları nedeniyle hayatını kaybederken bu kayıpların büyük çoğunluğunu kadın, çocuk ve yaşlılar oluşturuyordu.

İsrail’in Gazze’de yaşayan sivil halka yönelik asimetrik saldırıları ve total imha stratejisi küresel çapta protesto gösterilerine ve boykot hareketlerine yol açmasına rağmen ABD, İngiltere ve Almanya gibi önde gelen Batılı ülkeler, İsrail’in kendini savunma hakkına işaret ederek Netanyahu yönetimine arka çıktılar. Hamas’ın 7 Ekim saldırılarından meşruiyet devşiren ve İsrail’in kendini savunma hakkına vurgu yapan Netanyahu, ateşkes çağrılarını reddederken Hamas’ı tamamen tasfiye etmeden ve Gazze Şeridi’nden kaynaklanan güvenlik tehditlerini bertaraf etmeden savaşa son vermeyeceğini ilan etti. Netanyahu daha da ileri giderek Gazzelileri Sina Yarımadas’ına sürerek Gazze’yi insansızlaştırmayı hedeflediğini duyurdu.

Her İsrail-Filistin çatışmasında olduğu gibi Gazze’de yaşanan son insani trajedi gözlerin yeniden “İslam dünyası”na çevrilmesine neden oldu. İslam İşbirliği Teşkilatı’nı (İİT) ve Arap Birliği’ni oluşturan 57 ülke liderinin Gazze’de yaşanan katliamı görüşmek üzere düzenlediği Arap-İslam Ortak Olağanüstü Zirvesi acil(!) olarak ancak savaşın 36. gününde Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da toplanabildi. Toplantının amacı, Filistin’de süregiden savaşa karşı ortak bir tutum geliştirmek olarak açıklanırken İslam dünyasının ortak davası olarak addedilen Filistin davası ve Kudüs-ü Şerif etrafında yaşanan tehlikeli gelişmelere işaret edildi. Toplantının en önemli hedefleri uluslararası kamuoyunu İsrail saldırganlığına karşı harekete geçirmek ve ortak akıl çerçevesinde alınacak kararlarla İsrail’i durdurmak olarak belirtildi.

İslam ülkeleri arasındaki derin fikir ayrılıklarının damga vurduğu Arap-İslam Ortak Olağanüstü Zirvesi’nin sonuç bildirgesinde, İsrail’in Gazze Şeridi ve Kudüs-ü Şerif dahil olmak üzere tüm Filistin topraklarında Filistinlilere karşı yürüttüğü saldırganlık ve bu saldırganlığın neden olduğu insani facia kınandı. 57 İslam ülkesi lideri imza attıkları bildiriyle Filistin halkının ulusal toprakları üzerinde bağımsız ve egemen bir devlet kurma hakkını elinden alacak bütün yasa dışı faaliyetleri engellemek için çalışacaklarını ilan etti. Zirveye katılan devletler, Filistin halkının İsrail tarafından işgal edilen topraklarını kurtarması, kendi kaderini tayin hakkını kullanması ve 1967 sınırları içinde başkenti Doğu Kudüs olan bir devlet kurması için verdiği meşru mücadelenin başarıya ulaşması için çaba sarf edeceklerini beyan ettiler.

Katılımcı devletler, Filistin’de kapsamlı, adil ve kalıcı bir barışın sağlanmasının bölgesel güvenlik ve istikrarın temin edilmesinin yegane yolu olduğunu ve bunun için Filistin meselesinin iki devlet temelinde çözülmesi gerektiğini vurguladılar. Filistin halkının güvenliği sağlanmadan ve gasbedilen toprakları iade edilmeden İsrail’in ve diğer bölge ülkelerinin barış ve güvenlik içinde yaşayamayacağı, yine bölgesel güvenlik ve istikrarın önündeki en büyük engelin İsrail’in işgali olduğu bildiride altı çizilen en önemli hususlardan biriydi.

Arap-İslam Ortak Olağanüstü Zirvesi’nin ardından yayımlanan ve 31 maddeden oluşan sonuç bildirgesinde İslam ülkeleri tarafından uzun süredir dile getirilen birtakım hususlara değinildi: İsrail’in BM Güvenlik Konseyi ve BM Genel Kurulu kararlarına uyması, uluslararası hukukun uygulanması konusunda İsrail’e tanınan imtiyaza son verilmesi, İsrail işgalini derinleştiren yerleşimlerin durdurulması, Filistinlilere yönelik yerinden etme politikasına son verilmesi, Gazze’ye yönelik ablukanın kaldırılması ve İsrail’in Gazze Şeridi ve Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Batı Şeria’da yaşayan Filistin halkına karşı işlenen savaş suçlarının ve vahşi katliamların kınanması…

Basmakalıp ifadelerin dışında ortak bildiride bir takım farklı ve yeni girişimlerin göze çarptığı söylenebilir. Örneğin, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden İsrail’in savaş suçlarının incelenmesinin talep edilmesi bunlardan biridir. Bildirinin 8. maddesinde “Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcısından, İsrail’in Doğu Kudüs de dahil olmak üzere işgal altındaki tüm Filistin topraklarında Filistin halkına karşı işlediği savaş suçları ve insanlığa karşı suçlara ilişkin soruşturmayı tamamlamasını talep ediyoruz” ifadelerine yer verildi. 8. maddede ayrıca, İİT ile Arap Ligi Genel Sekreteri’ne bu konuyu takip etme ve İsrail’in 7 Ekim’den itibaren Gazze’de işlediği suçları belgelemek için iki ortak uzman yasal izleme birimi kurma yetkisi verildi. Bildirinin 8. maddesinde ise Kimyasal Silahların Yasaklanması Teşkilatı’na İsrail’in kimyasal silah kullanımını araştırma çağrısı yapıldı.

Bildiride İsrail’e yönelik bağlayıcılığı olmayan bir askerî ambargo uygulanması da istendi. Bildirinin 4. maddesinde “Tüm devletleri, işgal yetkililerine, ordusu ve terörist yerleşimcilerin Filistin halkını öldürmek, evlerini, hastanelerini, okullarını, camilerini, kiliseleri ve tüm mallarını yok etmek için kullandığı silah ve mühimmat ihracatını derhal durdurmaya çağırır” ifadeleriyle İslam dünyasının İsrail’le kurduğu askerî anlaşmaları askıya alması talep edildi.

Bildiride dikkat çeken bir diğer husus, İsrail’in yerleşimci politikasının ilk kez terörizm olarak tanımlanmasıydı. Bildirinin 20. maddesinde “İşgal güçlerinin Filistin şehirleri ve kamplarına yönelik askeri operasyonlarını kınar, yerleşimciler tarafından gerçekleştirilen terörizmi kınar ve uluslararası topluma, yerleşimci derneklerini ve örgütlerini, uluslararası terörizm listelerine dahil edilmesi çağrısı yapar”ifadelerine yer verildi.

Bildiride tartışmalara yol açan maddelerden biri FKÖ’nün Filistin’in tek meşru temsilcisi olarak tanınmasıydı. 27. maddede “Filistin Kurtuluş Örgütü’nün, Filistin halkının tek meşru temsilcisi olduğuna vurgu yaparak, tüm Filistinli grup ve güçlere FKÖ çatısı altında toplanma ve FKÖ’nün liderliğindeki ulusal ortaklık çerçevesindeki sorumluluklarını yerine getirme çağrısı yapar” denilerek Hamas’ın meşruiyetinin sorgulanmasına ve dünya sathında terör örgütü olarak tanınmasına ivme kazandıracak bir tutum benimsendi. Bu maddeyi Hamas konusunda çekinceleri olan Suudi Arabistan’ın iradesinin bir yansıması ve İran’ın Filistin meselesindeki etkisini kırmak için atılmış bir adım olarak okumak mümkün.

11 Kasım tarihinde düzenlenen Arap-İslam Olağanüstü Zirvesi’nde alınan kararlara bakıldığında İsrail’i rahatsız edecek somut herhangi bir adımın atılmadığı ve birtakım yeni girişimler olsa da sonuç bildirgesinin sembolik düzeyde kaldığı açıkça görülmektedir. Örneğin, zirvede İsrail’in katliamlarını durduracak somut bir askerî, ekonomik veya diplomatik yaptırım kararı alınamamıştır. Toplantıdan sızan bilgilere göre, Cezayir ve Lübnan’ın Gazze’de yaşanan yıkıma karşılık İsrail ve müttefiklerine yönelik petrol ambargosu uygulanması ve İsrail’le diplomatik ilişkilerin kesilmesi önerisi İbrahim Anlaşmalarıyla İsrail’le ilişkilerini normalleştiren BAE, Bahreyn, Fas ve Sudan gibi ülkeler tarafından sıcak karşılanmamıştır. Bu ülkeler, Netanyahu yönetimiyle ilişkileri kesmenin faydalı bir yöntem olmayacağını öne sürmüşlerdir. Böylece İslam ülkeleri 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında ilan edilen petrol ambargosu kartını bir kez daha kullanmaktan geri durmuşlardır.

Gazze zirvesinde alınamayan kararlardan biri de bazı İslam ülkelerinin ABD’nin tepkisini çekmemek adına topraklarında bulunan ve İsrail’e silah ve mühimmat taşıyan üsleri kapatmamasıdır. Suudi Arabistan, Türkiye, BAE, Katar, Kuveyt ve Ürdün gibi ülkelerdeki ABD üslerinin kullanımı konusuna bildiride değinilmemiştir. İslam ülkeleri ayrıca, hava sahalarının İsrail tarafından kullanılmaması hususunda da herhangi bir karar almamıştır. Sonuçta, İslam ülkeleri İsrail’i kınama konusunda uzlaşmış ancak atılacak somut adımlar konusunda yine birlik sağlayamamıştır.

İslam dünyası neden Filistin meselesinde İsrail’e karşı somut ve caydırıcı adımlar atamamaktadır? Aslında bu soruya verilecek en net cevap, ortak bir ajandaya ve kaygılara sahip bir “İslam dünyası”nın pratikte var olmadığıdır. Bugün İslam dünyası, Batı emperyalizmiyle kurduğu asimetrik tarihsel ilişkiler nedeniyle halen ekonomik ve siyasi özgürlüğe sahip değildir. Batı emperyalizmiyle birlikte dünyaya yayılan Vestfelyan ulus devlet formu İslam dünyasında da caridir. Bu devlet formu, devletleri anarşik uluslararası sistemde öncelikli olarak kendi ulusal güvenlik ve çıkarlarını korumaya itmektedir. Örneğin, Suudi Arabistan, BAE ve Kuveyt için başlıca güvenlik tehdidi İran’dır ve İran’ın dengelenmesi için ABD desteğine ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç, ismi zikredilen Arap devletlerinin ABD’nin hışmına uğramamak için Washington’ın baş müttefiki İsrail’e karşı somut adım atmasını engellemektedir.

Mısır’ın ekonomik düzeni Camp David Anlaşması’ndan sonra Batı ve İsrail’le iç içe geçmiştir ve İsrail’le kavga etmenin Kahire yönetimi için pahalıya patlama ihtimali oldukça kuvvetlidir. Keza Türkiye, İsrail’in katliamlarına en sert tepkiyi gösteren ülkelerin başında gelmektedir ancak Türkiye’nin İsrail’le kurduğu derin ticari ilişkiler Ankara’nın Tel Aviv’le diplomatik ilişkileri kesmesine ya da ambargo kararı almasına mâni olmaktadır. İsrail’le yaptığı ticarette cari fazla veren ve gelecekte Doğu Akdeniz doğalgazı konusunda İsrail’le masaya oturma ihtimali bulunan Türkiye için İsrail’le ilişkilerini kesmek ulusal çıkarlarına aykırı bir hamle olarak addedilmektedir.

Sonuç olarak, Filistin meselesinin zaten var olmayan İslam dünyasının kolektif derdi olması halihazırda mümkün görünmemektedir. İslam ülkelerinin Batı ve İsrail’le kurduğu asimetrik siyasi ve ekonomik ilişkiler ağı yapısal bir bağımlılık üretmekte, bu ülkelerin kendi ulusal çıkarlarını öncelemelerine neden olarak Filistin meselesinde net bir tutum takınmalarının önüne geçmektedir. İsrail’in katliamlarına karşı konjonktürel birtakım tepkiler verilse dahi bu tutum İsrail’i adil bir barışa zorlayacak düzeyde somutluk kazanmamaktadır. Bu acı hakikatlerle yüzleşmeden Filistin meselesi hamasi söylemlerin malzemesi ve iç politikada tüketilen bir gündem maddesi olmaya devam edecektir…


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 89 times, 1 visit(s) today

Close