1:19 pm Adem Yılmaz, Dış Politika

“Aşırı”lar ve Kısa Vadeli Gerçekler

Avrupa Parlamentosu seçimleri uzun vadeli bir sürecin küçük bir görünümü… Teknokratlaşmış ve kimliksizleşmiş bir siyasete, güvencesiz ve anlamsız bir hayata kitlesel tepkinin görünümü… 

Meseleyi “önyargılara” hapsetmek, yükselen bu tepkinin uzun vadede yanlışlığına hükmetmek (ki bu doğru) bize yardımcı olmayacak. 

Çünkü Keynes’in dediği gibi, uzun vadede hepimiz birer ölüyüz. 

Gerçeklik deneyimini, korkularımızı, hassasiyetlerimizi kısa vadeler doğrudan etkiler. Siyaset ise sıradan insanın kısa vadeli tahayyülünü uzun vadeye taşıma işidir. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yaşanan, mevcut Avrupa Birliği mekanizmasının bu konuda yetersizliğine de bir tepkidir.

Ne Oluyor?

İkinci Dünya Savaşı ve onun yolunu döşeyen faşizmin hayaletleriyle boğuşan ya da boğuştuğunu varsayan Kıta Avrupası’nda aşırı sağ önlenemez şekilde güç kazanıyor.

Aktörler düzeyinde kazananlara ve kaybedenlere dair veriler, şu sayfada yerli yerinde mevcut…  

Salt bu sonuçlar üzerinden büyük yorumlar yapmak doğru olmasa da karşımızdaki manzaranın bir sürecin yüzü olduğunu görmekte fayda var. 

Fransa’da Macron, partisinin aldığı yenilgi sonrası erken seçim kararı aldı. Belçika’da dün yapılan seçimler sonrasında yenilgiyle yüzleşen başbakan ise istifa etti. Bölünmeyi savunan Flaman milliyetçilerin partisi ise seçimden zaferle ayrılmıştı.

İtalya’da ise Meloni,  oy oranını arttırarak gücünü pekiştirdi. Almanya Başbakanı Olaf Scholz ise bu seçimin kaybedenlerinden… Ayrıca Yeşiller’in oy oranında yaşanan düşüş de mevcut Alman hükümetinin meşruiyetini sarsan bir etkiye neden olabilir.

Bunlar realpolitik düzeydeki gelişmeler…

Bunların ötesinde Avrupa’da olan şu: 

Aşırı sağ, uzun süre varlığı inkâr edilen, yok sayılan ve hatta küçümsenen bir olgu olarak, Avrupa Parlamentosu seçimlerinin de gösterdiği gibi, kıtanın geleceğine yön verme kapasitesini günden güne arttırıyor. 

Güncel ve belirleyici faktör ise sığınma ve göç meselesi oldu. 

Avrupa Parlamentosu’nun Önemi

Sonuçlar bu açıdan kritik çünkü Avrupa Parlamentosu, kısaca söz etmek gerekirse, Avrupa Birliği’nin yasama kurumu… Avrupa Birliği’nin ortak politikalarını, ekonomisini nasıl yönlendireceğine dair konularda söz sahibi… Aynı zamanda birliğin yürütme organının başındaki ismi Avrupa Birliği Komisyonu başkanını seçen kurum da Avrupa Parlamentosu… Komisyonu ve diğer kurumlar üzerinde denetim gücü ise parlamentonun bir başka yetki alanını ifade ediyor. Dolayısıyla Avrupa Parlamentosu, bir nevi birliğin omurgasını teşkil eden yapılardan biri. Onun ne şekilde oluştuğu, bu anlamda birliğin geleceğini hatta Avrupa fikrine bakışı şekillendirecek önemde…

Neden Oluyor?

Tabii burada terminolojik karmaşaya dikkat çekmek gerekiyor. Bir fikri ya da siyaseti, “aşırı” olarak nitelendirmek söylemsel üstünlük, meta ideoloji iddiasını barındırır. Fakat sorun şu ki bu iddianın kendisi bir fantezidir. 

Avrupa, günden güne bu fantezinin yarığıyla yüzleşiyor. Çünkü bu fantezi, toplumsal gerçeklikte ulusal aidiyetleri ve Avrupalılık fikrini zedeleyecek düzeyde hareket etti, ediyor.

Politik doğruculuk başta olmak üzere, çoğulculuk, kapsayıcılık gibi değerlerle söylemsel ve ahlaki üstünlüğü elinde tuttuğu iddiasındaki neoliberalizm ve onun diskur ortağı sol/sosyal liberalizm küçümsediği ve yok saydığı olgu tarafından “aşırı” kılınmak üzere… 

Nitekim başta da belirttiğim gibi küçümsenen ve aşırılıkla itham edilen sağ/muhafazakâr tepki, esasında toplumsal gerçekliğe ve tarihe dayanıyor. Maistre’nin iki yüzyıl önce not ettiği gibi etrafımızda insanlar yok, Fransızlar, Almanlar var. Belirli kültürel ve tarihsel belirlenmişlikleri içinde yaşayan insanlar var.

Bu insanların üzerine boca edilen sol liberal jargon ise başarısızlığa yazgılı bir proje ya da bir sapma olarak nitelendirdiği, otoriter/sağ popülizm şeklinde adlandırdığı uzun bir sürecin somut gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda…

Daha fazla demokrasi sloganıyla hareket eden kimlik politikalarıyla insanları binlerce parçaya bölmenin kimliksizleşmeye yol açtığı gerçeğiyle de… 

Keza otoriter popülizm olarak adlandırılan olgu “aşırı” sağın yükselişinin nedeni değil. Tam tersine, politize edilemeyen kaygıların sığındığı bir siyasal güven arayışı…

Kabul edip etmemizden bağımsız bir olgu karşımızdaki: Mülteci karşıtlığında somutlaşan bu tepki, siyasal kurumların mekanik işleyişi karşısında insanlara tutkulu bir “çözüm” sunuyor. Sol-liberal jargon ise depolitizasyonunu sağa, sola “aşırı” yaftası yapıştırarak geçiştirme peşinde… 

“Aşırı” Liberalizm

Dünya son yıllarda “aşırı” liberalizmin sanal güncelliğine hapsolmuş durumda… Aidiyet ve sosyal tutunum önermeyen, aksine bunları küçümseyen bir tavır içinde dizginsiz bir sermaye dolaşımı içinde hayata tutunmaya çalışıyor. 

Geriye kalan ise güvencesiz, anlamsız, aidiyetsiz bir dünya… 

Buradan bakıldığında, “aşırı” sağ yükselmiyor, neoliberalizm ve onun diskur ortağı sol-liberalizmin defoları gün yüzüne çıkıyor, aşırılıkları suratlarına vuruluyor. 

İnsanların kendi yurtlarındaki politik kurumlara güvenme arzusu, geleceği belirgin kılma isteği olarak vatanseverlik mefhumunu “aşırı”laştırmanın kimseye faydası olmadığını görmek gerekiyor. İşsizlik, çözülemeyen ve ertelenerek göz ardı edilen Euro krizi, gelir eşitsizliğinin önemsizleştirilmesi, zapt edilemeyen ve gündelik ilişkileri de güvencesizleştiren metalaşma gibi mefhumlar, ahlaki otoritesini çoktandır yitirmeye başlayan Avrupa Birliği mekanizmasının siyasal bütünlüğünü de sarsabilir. 

Neticede son Avrupa Parlamentosu seçimleri, bana kalırsa, gelip geçici bir yol kazası olarak nitelendirilemez. Sol-liberal jargona uymayan her gelişmeyi “dehşet içinde” karşılamaktan fazlasına ihtiyacımız var. Keza aidiyet olgusunu, etno-merkezci önyargı olarak küçümsemekle de yetinmemeliyiz. 

Bir Sonuç

Bu süreci “faşizmin yükselişi” olarak adlandırmak da bir tür analiz hatası olabilir. Çünkü bu ifade, yükseliş olarak adlandırdığı tepkiyi bir sebep olarak görüyor, kendi yetersizliğinin ya da kabul görmemişliğinin bir sonucu değil.

Kaldı ki “faşizm” kavramının, özellikle ülkemizde maruz kaldığı kullanım enflasyonu, onun ayırt edici gücünü de hiç etmektedir. 

İnsanlar, en yüce amaçlarında bile esasında sapkın-egoistlerdir. Aidiyetler, bu durumu ehlileştirir çünkü bir yurt ve alışılmış deneyim sunar. 

Aidiyetler, “aşırı”yı belirler. 


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

** Bu yazıya şu şekilde atıf verebilirsiniz:

Adem Yılmaz, ” “Aşırı”lar ve Kısa Vadeli Gerçekler “, https://www.fikirtepemedya.com/dis-politika/asirilar-ve-kisa-vadeli-gercekler/ (Yayın Tarihi: 10 Haziran 2024).

***Bu yazıyı Word belgesi olarak indirebilirsiniz:

Visited 225 times, 1 visit(s) today

Close