9:59 am Dış Politika

2024’te Türk Dış Politikası: Post-Emperyal Nostalji mi Reelpolitik mi?

2024’te Türk Dış Politikası: Post-Emperyal Nostalji mi Reelpolitik mi?

Türkiye, özellikle son yıllarda uluslararası konumunu yeniden değerlendirmeye tabi tutmasını zorunlu kılan karmaşık bölgesel ve küresel denklemlerin kesişim kümesinde yer alıyor. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın yol açtığı deprem, Doğu Akdeniz’deki bilek güreşi, İkinci Karabağ Savaşı sonrasında Kafkasya’nın değişen jeopolitiği, Suriye’de çözüm bekleyen kördüğüm, yeniden alevlenen Filistin meselesi, PKK’nın Türkiye’nin sınırlarında de facto devletleşme gayretleri… Tüm bu meseleler, Türkiye’nin yakın havzasını derinden sarsan krizler sarmalının bileşenleri olarak ön plana çıkıyor. Daha da önemlisi dünyanın farklı bölgelerinde şiddetlenen ABD-Çin geriliminin yol açtığı belirsizlikler, Türkiye’nin yeni doğmakta olan uluslararası sistemdeki konumuna yönelik tartışmaları alevlendiriyor. Bu çerçevede, Türkiye’nin 2024 yılına masada çözüm bekleyen kritik dış politika dosyalarıyla girdiğini söylemek yanlış olmaz. Bu yazıda, 2023 yılında Türk dış politikasının muhtasar bir muhasebesini yapmaya ve 2024’e projeksiyon tutmaya gayret edeceğim.

Türkiye’nin 2016 yılından itibaren dış politikada normalleşme süreci içinde olduğu ve reelpolitik ilkeler ekseninde hareket ettiği herkesin malumu. Ankara, özellikle Joe Biden’ın 2020 yılında ABD Başkanı seçilmesinin ardından Ortadoğu’da daha önce rekabet halinde olduğu Suudi Arabistan, BAE ve Mısır gibi bölgesel aktörlerle ilişkilerini normalleştirme yoluna gitti. Ortadoğu’daki bu yeni yönelimin test edileceği en kritik ülke hiç şüphesiz Suriye’ydi. 2022 yılının Aralık ayında Rusya, Türkiye ve Suriye savunma bakanları ve istihbarat başkanları arasında Moskova’da başlayan diyalog 2023 yılında da fasılalarla devam etti. 10 Mayıs 2023’te Rusya, Türkiye, İran ve Suriye dışişleri bakanlarının katılımıyla yapılan toplantı Türkiye-Suriye normalleşmesinin artık siyasi faza geçtiğini gösteriyordu. Ancak 2023 yılında Türkiye-Suriye normalleşmesini gerçekleştirmek için atılan diplomatik adımlar akim kalırken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Esad’a yaptığı lider diplomasisi çağrıları da Şam’da makes bulmadı.

Erdoğan-Esad görüşmesinin bir türlü gerçekleşmemesinin en önemli nedeni hiç şüphesiz iki liderin beklentileri arasındaki kapanmaz uçurumdu. Esad, Erdoğan’la masaya oturmak için Türkiye’nin Suriye’den çekilmesini ve terörist olarak adlandırdığı muhaliflere verdiği desteği kesmesini ön koşul olarak dayatırken Erdoğan ise ön koşulsuz müzakerelere başlama taraftarıydı. Ancak iki lider arasındaki görüş ayrılıklarının kapanmayacak kadar büyük olması, lider diplomasinin önünü tıkadı. 2024 yılında Suriye meselesinin Türk dış politikasını en fazla zorlaması beklenen dosya olacağını söyleyebiliriz. Zira artık Türkiye için taşınmaz bir yük haline gelen mülteci krizinin çözümü için Şam rejimiyle normalleşmenin zaruret haline geldiği Ankara tarafından kabullenilmiş vaziyette. Ancak Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığı, Türkiye ile Suriye muhalefeti arasındaki ilişkiler ve Suriyeli mültecilerin nasıl güvenli bir şekilde Suriye’ye geri döneceği gibi hususlar normalleşmenin önündeki en önemli engeller olarak karşımıza çıkıyor. Buna karşın Esad rejiminin artık ekonomik anlamda ayakta duramayacak bir noktada olması, Şam yönetiminin Türkiye ile ilişkilerini yoluna koymak zorunda kalmasına zemin hazırlayabilir. Türkiye’nin ise Şam ile barışma konusunda daha acil bir gündemi var: mülteci meselesi. Mevcut resme baktığımızda Türkiye’nin elinin Suriye’den daha zayıf olduğu açıkça görülüyor. Zaten Esad’ın Erdoğan’la görüşmeyi ağırdan almasının temel nedeni bu.

Türkiye-Batı ilişkilerine baktığımızda, 2023 yılında hem ABD hem de AB cephesinde ilişkilerin beklenen ritimde ilerlemediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. ABD Başkanı Biden’ın 2021 yılında sözde Ermeni soykırımı tezine arka çıkması, Türkiye-ABD ilişkilerinin sıkıntılı seyredeceğine yönelik erken bir işaret fişeğiydi. Türkiye, 30 Mart 2023’te Finlandiya’nın NATO üyeliğini onaylayarak ABD’ye önemli bir mesaj verdi. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan, Haziran 2023’te Ukrayna’nın da NATO’ya üye olmayı hak ettiğini ifade ederek ABD’ye üst perdeden çağrıda bulundu. Ancak yılın kalan bölümünde Türkiye-ABD ilişkileri, İsveç’in NATO üyeliği ve F-16 meseleleri nedeniyle kilitlendi. Biden, F-16 meselesini Kongre’ye havale ederek önce Türkiye’nin İsveç’in NATO üyeliğine onay vermesi hususunda ısrar etti. Buna mukabil Erdoğan, krizi aşmak için Kongre ve TBMM’nin eş zamanlı adım atması yönünde çağrıda bulunsa da bu çağrı Washington’da karşılık bulmadı. Dolayısıyla birbiriyle aslında alakasız olan F-16 ve İsveç’in NATO üyeliği meseleleri iç içe geçmiş oldu. Yine ABD’nin Suriye’nin kuzey ve doğu bölgelerinde PKK/YPG’nin de facto devletleşme sürecine verdiği destek Ankara ile Washington arasındaki buzların erimesine mâni oldu. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım operasyonuna ABD’nin açık destek vermesi, Ankara ile Washington arasındaki ilişkilerin gerilmesine neden olan bir diğer mesele olarak kayıtlara geçti. Dolayısıyla F-16 konusu, ABD-PKK/YPG ilişkileri ve son olarak süregiden Gazze krizinin Ankara ile Washington arasındaki güven bunalımını kronikleştirdiği söylenebilir. 2024 yılında bu dosyalarda ilerleme sağlanmasının pek ihtimal dahilinde görmediğimin altını çizmek istiyorum. Ancak 2024 ABD başkanlık seçimlerinde olası bir değişiklik ikili ilişkilerin yeniden ele alınmasına zemin hazırlayabilir.

ABD’nin yanı sıra AB ile ilişkilerde de 2023’ün pek parlak olmadığı hemen göze çarpmaktadır. Kasım 2023’te AB tarafından yayımlanan Türkiye raporu ise tam bir fiyasko olarak tarihe geçti. AB, Türkiye’yi sivil toplum, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve ifade özgürlüğü gibi konularda eleştirirken Dışişleri Bakanlığı yayımladığı açıklamada raporda Türkiye’ye isnat edilen suçlamaları mesnetsiz ve haksız bulduğunu ifade etti. Teknik olarak AB’nin Türkiye’nin üyeliğine kapıları kapatmadığı görülse de pratikte AB’nin bu konuda istekli olmadığı artık bir sır değil. Ankara da AB üyeliğini stratejik bir hedef olarak dile getirse de tam üyeliğin önünde ciddi engellerin olduğu aşikar. Her şeyden önce Türkiye’nin AB üyeliği Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi’nin onayına bağlı olduğu için Kıbrıs konusunda mutlak bir uzlaşıya varılması kaçınılmaz görünüyor. Kıbrıs meselesinin tamamen çözümsüzlüğe mahkum olduğu göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği gerçekçi bir beklenti olmaktan çıkıyor. Bunun yanı sıra, milyonlarca mülteciyi topraklarında barındıran ve AB ülkeleri tarafından göçmen deposu gibi algılanan Türkiye’nin devasa göçmen nüfusuyla AB’ye üye olmasını beklemek aşırı iyimser bir yaklaşım olur. Aralarındaki köklü ekonomik ilişkilere rağmen Türkiye ile AB’nin Gazze meselesinde ayrıştıkları da bir sır değil. AB’nin Rusya-Ukrayna Savaşı’na yönelik sert tutumunu İsrail’in Gazze’de yürüttüğü savaşa karşı göstermemesi, Türkiye tarafından çifte standart olarak görülmektedir. Dolayısıyla 2024 yılında da Türkiye-AB ilişkilerinin ivme kazanmasını beklemediğimi ifade etmeliyim. Yine de bütün krizlere ve uzlaşmazlıklara rağmen Türkiye’nin Batı blokundan kopmasını beklemek de gerçekçi bir yaklaşım olmaz.   

Türkiye’nin Batı ile ilişkileri bir türlü rayına girmezken Rusya ile ilişkilerde tam tersi bir tablo ile karşı karşıyayız. Türkiye, 2023 yılında Rusya’ya yönelik yakınlaşma politikasını daha da yoğunlaştırarak devam etti. Türkiye ile Rusya arasındaki yakınlaşmanın Putin ile Erdoğan arasındaki dostlukla bina edildiği bilinen bir gerçeklik. Bu kişisel yakınlık özellikle enerji meselesi bağlamında iki ülke arasında yapısal bir bağımlılık ilişkisi de doğurmuş vaziyette. Türkiye, Rusya-Ukrayna Savaşı’nda izlediği denge politikasının meyvelerini Rusya’dan enerji tedarik ederek topladı. Buna mukabil Ankara, Batı’nın ambargosuyla karşılaşan Moskova’ya adeta soluk borusu oldu. Tüm bu gelişmelere rağmen iki ülke arasındaki ilişkilerde hassas dengeler var. Özellikle Suriye’deki kilitlenme, Rusya-Türkiye ilişkilerinin önündeki en önemli sınama olarak duruyor. Ayrıca, Türkiye’nin Rusya ile ticaretinde verdiği cari açık, Ankara açısından dikkatle takip edilmesi gereken bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye’nin 2023’te Batı ile ilişkilerini tadil etme arayışının arkasında yatan en önemli dinamiğin iki ülke arasındaki asimetrik ticari ilişkileri olduğu söylenebilir. 2024 yılında Türkiye-Rusya ilişkilerindeki derinleşmenin Batı ile beklenen uyumun yakalanamaması nedeniyle devam etmesi beklenebilir.

Sonuç olarak, 2024’te Türk dış politikasında stratejik otonomi arayışının ve ulusal güç kapasitesiyle orantılı tanımlanan reelpolitik yaklaşımın derinleşerek devam edeceğini söyleyebiliriz. 1945 sonrasında kurulan liberal uluslararası sistemin çatırdaması ve Batı’nın ahlaki üstünlük iddialarını kendi elleriyle yok etmesi, Türkiye’nin uluslararası arenada müstakil hareket etme arzusunu kamçılamaktadır. Yine de bu stratejik otonomi arayışının Batı’dan kurumsal bir kopuş anlamına gelmediğinin altı çizilmelidir. Türkiye, NATO üyesi kalmaya devam edecek ancak Rusya-Çin blokuyla ve yükselen bölgesel güçlerle ilişkilerini çeşitlendirecektir. Türkiye ayrıca, yakın havzasını kasıp kavuran kriz sarmalından maksimum faydayı sağlayarak çıkmak için formüller üretme gayretinde olacaktır. Bu noktada, sert ve yumuşak güç unsurlarını birlikte kullanmaktan geri durmayan bir hattı takip edecektir. Arap Baharı sürecinde yakın coğrafyaya yönelik izlenen idealpolitiğin kötü izleri hafızalarda tazedir ve Ankara benzer hatalara düşmekten imtina etmektedir.

Yukarıda çizdiğim realist tabloya rağmen Türk dış politikasının post-emperyal nostalji dalgasından kurtulması beklenmemelidir. Fakat post-emperyal nostalji daha çok dış politikanın iç politikayı etkileme ve Batı karşıtlığı üzerinden kitlelerin gururunu okşama boyutuyla işlevsel bir rol oynayacaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan için dış politikanın içeride kimlik konsolidasyonuna hizmet eden, tabanı zinde tutan ve siyasi muarızlarını itibarsızlaştıran bir araç olduğu bilinen bir gerçekliktir. Dolayısıyla Türk dış politikası uzun süredir içerideki iktidar mücadelesinin ve kimlik eksenli toplumsal yarılmanın en önemli bileşenlerinden birine dönüşmüş durumdadır. Bu bağlamda, 2024’te de dış politika konularının iktidar bloku ile muhalefet arasındaki karşılıklı suçlamalara cephane sağlaması kuvvetle muhtemeldir. Dolayısıyla, 2024’te Türk dış politikasının reelpolitik pratikler ile post-emperyal nostalji dalgası arasında salınan bir çizgide ilerlemesi öngörülmektedir.


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 132 times, 1 visit(s) today

Close